Devlet-Bürokrasi-Birey

Devlet-Bürokrasi-Birey

27 Aralık 2011 Salı

Tanrı ve İnsanı

Kültür Bölümü
Bloggerlar arasında 27.12.2011 tarihinde yapılan "Gösteriş" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir


TANRI VE İNSANI

-İnsanları yaratan Tanrı ne kadar da gösteriş meraklısıymış.
-Evet, öyle, Tanrı insanları yaratmakla kalmamış; yeri de yaratmış. Yetmemiş, üstüne gökleri yıldızlarla süslemiş. Tüm bunlar bizim algılayabildiklerimiz tabi. Bunun çok daha ötesinin olması muhtemel. Ne var ki Tanrı da kendini kanıtlama içerisinde. Hem de kendi yarattığı insanlara. Oysa çok basit bir şekilde kendini kanıtlama yoluna gidebilecekken uzun yolu seçmiş Tanrı. Bunun tek sebebi olabilir; Tanrı’nın güç gösterisi.
-İnsanların kendini kanıtlama çabasına da gösteriş diyebilir miyiz?
-Elbette diyebiliriz. Neticede insanlar Tanrı’nın yarattığı kullardır.Ve insanlar Tanrı’nın küçük birer kopyalarıdır.Onların yaşamında da bu güç gösterisini görmek mümkün.Savaşları yenmek yetmezmiş gibi,katliamlar yapmak;alışverişte fakirleri ezmek yetmezmiş gibi,çalışanları paralarla dövmek;yönetimde koltuğa yapışmak yetmezmiş gibi,başka koltuklar da yapıp tanıdıkları oturtmak ve kendi koltuğunun yapışkanlığını arttırmak;bakabileceğin kadar çocuk yapmak yerine,bakamadığı kadar çocuk yapmak ve köy kahvesinde göğsünü gere gere gezmek;Dünya’nın sonunu getirecek bombalar yapmak ve bununla övünebilmek; ”ben ondan daha güçlüyüm” diyerek masum bir kediyi çöp kutusuna atmak;”Atatürk’ü anacağız “, “En iyi anma bizimki olmalı” diyerek zavallı çocuklara statlarda işkence çektirmek veya soğuklarda dondurmak….Bunun gibi bir dünya gösteriş örneği mevcut dünyada.Ve hepsi bizlere Tanrı’nın birer armağanı.
-Neden Tanrı’yı suçluyorsun?

-Kendi evini hiçbir masraftan kaçınmadan süsleyen Tanrı bunu daha az masrafla yapsaydı o zaman.
-Evet bu konuda haklısın, Tanrı evreni yaratırken farklı bir yol deneyebilirdi. Gözlerimizi kamaştıracak derecede bilinmezliklerle süslü bir evrendeyiz. Ancak yine de Tanrıyla kendimizi kıyaslamak ne kadar doğru?
-İnsan, Tanrı’nın bir görüntüsü değil midir? Tanrı’nın zihninden fırlayıvermemiş midir? O halde insan; fikirleri, kararları, görüntüsü farklı olsa da Tanrı’nın bir parçasıdır. İnsanı sorgulamaya başlamadan önce Tanrı’yı sorgulamak gereklidir.
-İnsan’a ait ne varsa, Tanrı’ya mı aittir diyorsun yani?
-Evet. İnsanlara kötülük ve iyilik, ceza ve ödül sistemini getiren de Tanrı’dır. İyilik yapanlar ve yoldan sapmayanlar cennetle ödüllendirilecek; sapanlar ise cehennemle cezalandırılacak. Bu Tanrı’nın bir güç gösterisi değil midir?
-Öyle gözüküyor.
-İşte insanlar Tanrı’dan bir adım daha önde.
-“Sana gerek yok Tanrı, biz bu dünyada kötüleri cezalandırırız.” dercesine hareket etmiyor mu insanlar. Tanrı’nın yoluna uymak için çeşitli görsel öğeler de yok değil mi? Göğse haç takmak gibi, haç bulamayan zavallının vay haline.
İnsanları daha bi inançlı yapmak için yapılan gösterişli kiliseler gibi... Fakir bir kilisenin etrafında hiç Hıristiyan yoktur eminim. Kadınları daha bir inançlı göstermek için türban ya da çarşaf taktırmak gibi, hele üstlerini gökyüzüne kadar ulaştırıp da daha bi gösterişli yaptın mı tamam cennetliksin. Yapamadın mı yılanlarla şimdiden arkadaşlık etmelisin.Kadınlar saçlarıyla daha bir gösterişli oluyorlar.Kadın saçı gören erkek hemen cezb oluyor.Olmamalı, Tanrı'nın emri.Erkek saçı gören kadına ne demeli?

-Şu halde erkek saçı gören kadın cezb olabilir.Erkekler için saçın örtülmesiyle ilgili bir kural yok sanırım.Olsa , erkekler saçını örtmeli diye din adamları bas bas bağırırdı.
-Anlaşılan çok dolusun bu konuda.
-Sorma, yolda yürürken insanların “ben daha güzelim, beni seç” dercesine üzerlerine bakım yapmaları da ilginç. Aynı Tanrı’nın “ Sizi yaratan beni seçin, şeytana gitmeyin” demesi gibi.
-Büyük düşünür ne demiş dinle!
-Yine gösteriş yaptın.
-Ne yaptım?
-Büyük düşünürmüş! Düşünür düşünürdür işte. Fikirlerin değerini ölçen bir sabit mi var?
-Tamam tamam bir düşünür ne demiş dinle!
Gösterişli olmak için güçlü olmak gerekir, biz zavallı insanlar nasıl güçlü olabiliriz ki!
-Saçma.
 -Başka bir düşünür ne demiş dinle!
Yolda yürüyen biz insanlar, karanlıkta ayın ışığı olmadan önümüzü göremeyecek kadar zavallıyız. Tanrı’nın haklı gösterişine dil uzatma.
-Kızmaya başladım ama…



16 Aralık 2011 Cuma

Bireysel Yöneticilik

İç İşleri Bölümü
Bloggerlar arasında 16.12.2011 tarihinde yapılan "Ruhların Dansı" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:




Bedenler ve Ruhlar


Yıldızların konuşmalarına kulak verelim…


Eldeberan:
-Kollarımdasın sevgilim!
Öyle bir sıkıyorum ki, sarıp sarmalıyorum tüm bedenini kıyamet ertesi günmüş gibi. Rengârenk görüntüleriyle bize eşlik ediyor Samanyolu. Uzun bir yolda ilerliyoruz, ayaklarımız yerden kesilmiş. Öyle mutluyum ki, atomlarım çok çalışmaktan yorulmuş olmalı.


Akyıldız:
-Bir yıldız, ne kadar uzaksa diğer yıldıza o kadar bilinmez olur. Bilinmezliği değerini artırır ve ona ulaşma isteği oluşturur yıldızlarda. Yıldızların aşkı mümkün mü? Elbette hayır. Birbirimize o kadar uzağız ki. Sadece tahminlerden oluşan bize ait fikir ve görüntülerle kavuşmak istediğimiz yıldızımızı tahayyül ederiz.


Eldeberan:
-Akyıldız,o  nasıl sözler öyle?Sen ki evrenin en yaşlı ve en bilgili yıldızısın.Nasıl olur da sevenlerin birbirine kavuşamayacağını söylersin? Yukarıda yazdıklarımı unuttun mu? Sevgilim kollarımda… Biz kavuştuk.


Akyıldız:
-Seni zavallı. Kendini güldürmek için mi bunu yapıyorsun? Yoksa aptallık perdesiyle mi örttün zihnini? Bu cevabını genç bir yıldız olmana bağlıyorum.



Eldeberan:
-Neyse seni bunak, senin görüşlerinin bağlayıcı bir tarafı yok. Aşık bir insanın konuşmasını dinle de belki o yaşında bir şeyler öğrenirsin.


İnsan:

-Eldeberan, çok genç bir yıldızsın. Görüşlerin o kadar tecrübesizce ki.Yine de sana katılmak ve senin söylediklerine inanmak geliyor içimden.Bir zamanlar ben de aşıktım,senin gibi.Sevdiğimi ilk gördüğümde vücudumdaki titremeyi tarif bile edemem.Kalbim hapsolduğu kafesinden çıkmak için can atar gibiydi.Sonra ne mi oldu?Tabi ki sevdiğime kavuştum.Onunla birlikte bile oldum.Dinle!

İki insan birlikte olunca, tenleri birbirine değip de aradaki sıcaklık artınca, kalpler olabildiğince yakınlaşınca birbirlerine işte o zaman insanların sırtlarındaki eski bir çantada saklanan ruhların bağı çözülür ve bir anda havalanır. Artık ruhlar o andan itibaren özgür olur. Ve önce ürkek bir şekilde birbirlerini izlerler. Yaklaşırlar, bunlar ilk valsin adımları olur. Adımlar hızlandıkça ruhlar birbirlerine ısındıkça, ruhlar  çılgınca danslarına başlarlar.Ne gerçekleri düşünürler,ne de başka bir şeyi.Onlar için birbirlerinden başka hiçbir şey yoktur.

Buraya kadar sen haklıydın Eldeberan, ancak buradan sonra Bilgin Akyıldız’ın sözlerinin doğruluğu ortaya çıkacaktır.
Yerde tenleriyle birbirine sürtünen insanlar ne kadar da mutlu.Gökte özenle saklanan ve ruh eşini arayıp da bulan ruhlar danslarıyla ne kadar mutlu.Tabi sonsuz bir mutluluktan söz etmek mümkün olmayacaktır.Her mutluluğu örten bir acı perdesi de olacaktır muhakak.İşte bir süre sonra o acı perdesiyle örtülecektir ruhlar.Çünkü dans eden ruhları tanrılar hiç ama hiç sevmez.Ruh zebanileri böyle mutlu ruhları yakalamakla görevlidirler.Danslarının zirvesinde kara bir perdeyle hiç beklemedikleri anda,yakalanırlar ve sonsuza kadar birbirlerine ulaşamayacakları zindanlarda hapsedilirler.Yerdeki  bedenlere ne olur dersiniz?Onlar ruhsuz yaşamlarına acılar içinde devam ederler.Kendi bedenlerinde yalnız yapayalnız….

Eldeberan:
-Sen de mi öylesin? Bu nedenle mi bizlerle konuşuyorsun?


İnsan:

-Evet dedim ya bir zamanlar benim de ruhlarım dans ediyordu, sevdiğimin ruhuyla. Ancak şimdi deliyim. Deli olduğum için sizlerle konuşuyorum ya.


Akyıldız:
-Yapma İnsan, senin deli olduğunu düşünmüyorum. Dinle! Hayatta bir insanın önüne çıkan tek bir yol çıkmaz hiçbir zaman. Bir insana ruhu veren, elbette tanrılardır. Onlar da bir ruhu yok etmek istediklerinde yok ederler, zindana atmak istedikleri ruhları da atarlar. Bu konuda kuşku yok. Ancak siz insanlar tanrıların en sevdiği yaratıklarsınız. Her zaman sizlerde onlara ait bir şeyler vardır. Onların gizemli güçleri de tabi. Bu güçleri kullanmak sizler için çok ama çok zor. Ama imkansız değil.Nasıl ruhunuz elinizden alındıysa.Siz de bu güçlerinizi kullanarak kendinize yeni bir ruh yapabilir ve eski mutluluğunuza yeniden kavuşabilirsiniz.Bu sadece benim bulduğum bir yol.


İnsan:

-Bir ruh daha mı? Eldeberan’ın senin bunadığını söylerken inanmamıştım. Ama hata yapmış olmalıyım. Hiç öyle şey olur mu Akyıldız. Yeni ruhum eski mutluluğumu nasıl olur da geri getirir. Nasıl olur da bedenimde onun izleri dururken başka bir ruhla mutluluğa erişebilirim. Nasıl olur da ruhum halen yaşamını bir zindanda sürdürürken, kendime yeni bir ruh yaratabilirim?


Akyıldız:

-Seni terk eden sevgilin öyle yaptı ama. Yeni ruhu ve ruhlarıyla başka ruhlarla dansına devam edebiliyor. Neyse bu yolu da kabul etmiyorsan. Bir yol daha önerebilirim.


Eldeberan:

-Dünyaya hayat veren Ulu Güneş adına. Akyıldız şu saçmalıklarına bir son ver.


Akyıldız:

-Bu yeni yol ise zorluklarla dolu. Tanrılarla bir ol. Mecnun’un yaptığı gibi Tanrılarla bir ol. Herkes Mecnun’un çöllere düştükten sonra, Leyla’yı unuttuğunu söyler ve gerçek aşk olan Tanrıları bulduğunu da.Ne kadar da zavallısınız siz insanlar.Hele gerçekleri görme de o kadar zaafınız var ki.Mecnun hiçbir zaman Leyla’sını unutmamıştır.Tanrı gerçeğine,onları kandırıp zindandaki ruhunu geri alabilmek için ulaşmaya çalışmıştır.Nitekim başarılı da olmuştur.Tanrılara kendisine aşık olduğunu düşündüğü Mecnun’a ruhunu hediye olarak geri vermiştir.


İnsan:

-İyi de bu kadar zahmete katlanıp, ruhumu geri aldıktan sonra Leyla’ma kavuşamayacağım da belli.


Akyıldız:

-Evet, ama başka birine kavuşabilirsin.

İnsan:
-Yıldız’ın verdiği öğüte bak çay demle. Eee bir delinin yıldızı ne de olsa.


Akyıldız’dan Bir Not: İnsan ruhunu kaybettiği zaman söner, ruhunu bulduğu zaman aydınlanır.Bu nedenle insan doğal bir yıldızdır.





6 Aralık 2011 Salı



Bloggerlar arasında 06.12.2011 tarihinde yapılan "İktidar" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:




*


Bireysel Yönetici’den Bir Açıklama(Tarih/10.04.2010)
Yöneticiliğimiz 1987 yılından beri varlığını devam ettirmektedir. Sevgiyle yoğrulmuş varlığımız kimi zaman nefretle kirlenmiş; kimi zaman da kötülük çamuruna bulanmıştır. Yönetimimizin “iyi insan” olma gayesi, hayatımıza giren her yeni insanla; hayatımıza giren her yeni ortamla biraz daha yara almaktadır. Yaşadığımız vahim olay; varlığımıza saplanan hançerin ne kadar derinden ve acımasızca saplandığını göstermektedir. Bu hançer, varlığımızı dış dünyadan koruyan surlarımızın da yıkılmasına sebep olmuştur. Yapmamız gereken, aldığımız yaraları iyileştirmektir. Surlarımızı, saldırılar karşısında daha korunaklı hale getirmek için yeniden inşa etmemiz gerekmektedir.

Olay
Âşk belasının sahibi olduğu limana demirlemek…
*
Olayın Çözümü İle Yetkili Bölümler ve Açıklamaları(Tarih/21.07.2010)

Dış İşleri Bölümü
İlk Görüşmeye Dair,
Gördüğümüz kişiyi sadece “güzel” olarak tanımlayabildik. İletişim kurduğumuz her anda “heyecan” olarak adlandırdığımız duygunun cereyan ettiğine şahit olduk. Ellerimizin ve sesimizin titrediğini gördük. Bu sebeple sağlıklı ve düzgün iletişim kurarken zorlandık. Bazen Zihin Bölgesi’nden verilerin geç geldiğini saptadık. Ne yapacağımızı bilemez bir durumda olduğumuz oldu. Karşımızdaki kişinin, statü olarak çok ama çok üstümüzde olduğunu düşündük. Hatta Güzel’in varlığı karşısında, yıkılabileceğimizi de…

Sonraki Görüşmelere Dair,

Onu sürekli arar olduk. Onunla görüşebilmek için bir yerlere giden hep biz oluyorduk. Bunu başardık da. Bir süre sonra en büyük iletişim ortağımız oldu. En çok Güzel ile görüşüyoruz, en çok Güzel ile ilgili bilgileri aktarıyoruz etrafa. Zihin Bölgesi’nde de bir sorun olduğunu tespit ettik. Sürekli Güzel’i tahayyül eden ve Güzel’i zikreden cümleler geliyordu dilimize. Dış dünyaya kapılarımız kapalıydı sanki; sanki işgal altındaydık. Etrafımızdaki diğer insanlar, varlıklarını yitirmiş; silik bir görüntüye sahip olmuşlardı. Ve yöneticiliğimiz tarafından sadece “Güzel’e hizmet edenler” olarak görülüyorlardı. Herkes Güzel’in kölesiydi.
İç İşleri Bölümü
Burada her şey karışıklık içindeydi. Duyguları kontrol etmekte zorlanıyorduk. Hatta büyük oranda başarısızdık.”Sevgi” olarak tanımladığımız duygu, zincirini kopartmış aç bir kurt gibiydi. Diğer duyguları akşam yemeği olarak görüyordu. “Çocuksular” olarak adlandırdığımız çocukça duygular yeniden belirdi. Çocukça davranışlarımızın sebebini de buna bağladık. Zihin Bölgesi ile olan bağlantı yolumuz nedenini bilmediğimiz bir şekilde kapandı. Veri akışımız durdu. “İstekler” önüne set çekilemeyen büyük bir sel suyunu andırıyordu. Bu kez istediği farklıydı. Daha önce hiç böyle yapmamıştı. Sanki iki parçaya bölünmüş ve bir parçası başka birine verilmiş gibiydi. Bu parçayı bulmak için deliye dönmüş bir durumdaydı.

 İç İşleri Bölümü tamamı ile duyguların hâkimiyetine girmişti. Adını bilmediğimiz ve bölümümüzün her yerinde varlıklarını gösteren duyguların, diğer duyguları hâkimiyeti altına aldığı belliydi. Bu duyguya daha sonra “Aşk” adını verdik.

Acil Durumlar Bölümü
Yöneticiliğimiz olağan seyrinin dışında gidiyordu. Dingin denizlerde yol alan yöneticiliğimiz, kendi yarattığı fırtınanın ortasında kalmıştı. Önümüzü göremiyorduk. Sanki kara bulutlardan bir perde gerilmişti gözlerimize. Göz pınarları daha çok su üretir olmuştu. İç İşleri Bölümü’nün başkenti olan Kalp şehri kargaşa içindeydi. Hızlı atımlarıyla birlikte, Kalp Şehri’nin sakinleri olan duyguların çıkardığı isyanı bastırmakta güçlük çektik. Dış İşleri Bölümü de bağımsızlığını yitirmişti. Tamamı ile isyancıların eline geçmişti. Kontrol altına alırken zorlandık. Diğer bölümler de görevlerini tam olarak yerine getiremiyordu. Varlığımızın kurallarını yönetmekle görevli Adalet Bölümü işlevini yitirmişti. Var olan kurallar, prensipler Adalet Bölümünce silinmişti. Hiç farkında olmadan ve istemeden… Ekonomi Bölümü, tüm harcamalarını “Güzel” için yapıyordu. Gelecek planları, yatırım hedefleri yok olmuştu. Sağlık Bölümü de yaşaması gerekenin “Güzel” olduğu fikrindeydi. Yaşamımız, onun yaşamına adanmıştı. Yaşamımızı anlamlandıran tek unsur “Güzel” oluvermişti. Hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı… Yöneticiliğimiz, “Aşk” isyancılarının eline düşmüştü. Her şey alevler içinde yanıyor…

*
Bireysel Yönetici’den Önemli Duyuru(Tarih/06.12.2011)
Yöneticiliğimizin Değerli Üyeleri,
Yöneticiliğimiz halen Aşk İsyancıları’nın kontrolü altındadır. Yazışmalarımız gizlilik içerisinde, zorluklarla yapılmaktadır. Gizliliğin korunması konusunda artık, çaba sarf etmemize gerek kalmamıştır

“Aşk” vebasına kapılan ve isteklerine erişemedikçe deliye dönen varlığımızın kontrolünü, tüm çabalarımıza rağmen geri alamamış bulunmaktayız. Gökyüzünde iki güneşin bulunamayacağını kabul eden Bireysel Yöneticiliğimiz, güneşinin doğduğu gün olan 20 Mayıs’ta kendi güneşine son verecektir.


 

M.U Bireysel Yöneticiliği

3 Aralık 2011 Cumartesi

Bireysel Yöneticilik





İç İşleri Bölümü



Bloggerlar arasında 29.11.2011 tarihinde yapılan "Gözleme-Gözetleme" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:



İstiklal’de Özgürlük




Kendini, ailesini, hayatını, kısacası her şeyini kaybetmiş biriyim. Esen rüzgarlar ruhumu okşamamış sanki; sanki bu rüzgarların her biri bedenimden, ruhumdan bir şeyler alıp götürmüşler. Kalmışım öylece… Yapayalnız ve ıssız…



İsmime “Mustafa” oluversin demişler. Uzun boylu, zayıf, esmer biriyim. Henüz yüzüm çizgilerle dans etmiyor. Yaşım o kadar da büyük değil. Yirmili yaşları devirmek üzere olan biriyim. Küçük yaşta ailem tarafından terk edilmişim. Devlet yurdunda koruma altına alınmışım ve devletin çocuğu oluvermişim. Henüz sağlam da bir işim yok hani. Aylak aylak dolanıyorum. Karnımı doyurabilecek bir iş bulduğumda kaçırmıyorum. Daha fazla çalışmama gerek yok. Kayıplarla başlayan yaşamımın, kazançlarımla daha fazla kayıplara yol açmasından endişe ediyorum. Bu nedenle bırakıyorum kendimi. Kaybedecek şeylerimin olmaması için kazanmıyorum. Ne dünyadan ne de kendimden…



Ve Görüntüler…





Beyoğlu’ndayım… İnsan kalabalığının arasında ellerimi açmış bir şekilde ruhumu özgür bırakıyorum. Neyim varsa alın benden. Daha fazla kaybetmek, daha fazla kaybetmek istemiyorum. Yıllardır içinizdeyim kalabalık, bana çok acı çektirdiniz… Artık kayıplarımla acı çekmek istemiyorum. Sen! Tezgahtar, Sen! Bar İşletmecisi, Sen! Öğrenci, Sen! Baba parası yiyip harcayan kişi…

Yıllardır içinde olduğum ve gözetlediğim sizi zavallılar… Nasıl güzel de oynuyorsunuz oyununuzu. Ne de güzel insanları kandırabiliyorsunuz, özenle nakşettiğiniz maskelerinizle. Siz kimsiniz? Yanımdan geçen modern giyinimli, saçlarına ak düşmüş ve kamburu çıkmış, yaşlı teyze kaç kişinin canını yaktın, o genç ve alımlı günlerinde? Sen kıvırta kıvırta yürüyen, genç kız! Liseli olduğun belli, ama neden dikkat çekmek için çabalıyorsun? Farklı metallerle vücudunu esir etmiş diğerleri… Zevklerinizi, hayat anlayışlarınızı neden sömürü aracı olarak kullanıyorsunuz? Bu şekilde farklı bedenleri işgal etmek mi istiyorsunuz yoksa? Neden birbirinizle yarışıyorsunuz? Haaa. Hayatı bir yarış olarak gördüğünüzden olabilir mi acaba? Kazandığınızda ödül ne olacak peki? Kazanıp da aldığınız ödülle sizleri görünce benim de size bir ödülüm olacak… Ne mi? Koca bir kahkaha, eğilim sonuna kadar dilimi çıkartmak istiyorum sizlere… Hayatınızda hiç görmediğiniz en alaycı görünümünü kazanan dilimi çıkartıp, ellerimle size işaret dilimin yüceliğini göstermek istiyorum. Taksim çocuklarııı… Aşağılık insanlar… Zavallılar… Hayatın küçük kuklaları diye haykırmak istiyorum o zaman size. Haykırışlarım ruhunuzu delik deşik edebilmeli acımadan. Acımadan açılan yaralarınızdan girmeli ve mahvetmeli tüm varlığınızı.



Ve Sesler…


Ne hakkında konuşuyorsunuz? Kimlerin hayatını karartmak için uğraşıyorsunuz? Dilleriniz hançerleriniz olmuş belli. En zengin tavrınız niye? Kaç kişinin hayatı kararmalı daha kültürünüzü göklere çıkarmak için? Kaç zavallı genç, daha kendini bulmadan, hayatı tanımadan kültürünüzü tanıyacak ve ardından yok olacak? Konuşun… Konuşun… Ürettiğiniz baş ağrıtıcı müziklerinizle inletin İstiklal sokaklarını. İçkileriniz yerlere dökülsün. Kızların göğüslerinin arasından akıversin. Hayat damından akar gibi. Salsın kendini aşağıya doğru. Seksi görüntülerle büyülesin insanların kalplerini… Sarhoş etsin genç ruhları. Çığlıkları duyulsun, sonra kaybetmişliğin üzüntüsüyle çıkan inlemeler sarsın her bir yanı…
 
-Merhaba yakışıklı!

-Selam yiğidim, birlikte olmak ister misin?

Seslerin arasında çirkinliklerin ve kötülüklerin esir aldığı ruhlar; kaç kişiye dokunduğu belli olmayan ellerle dokunuyor kaybetmiş bedenime. Beni daha fazla içlerine çekmeye çalışıyorlar… Belki emilecek biraz daha kanımın olduğunu düşünüyorlar… Taze kan arıyorlar kendilerine. Bitmiş olduğumu bilmeden…


Ve İnanılabilecek Unsurlar!
 

İstiklal’de kalabalıklara aldırış etmeden kollarımı açmış, başımı göğe uzatmış bir şekilde küçük adımlarla tüm bunları düşünürken sizleri atlamadan geçmeyi hiç düşünmüyorum. Tanrı, Buda ya da her ne iseniz, neredeyseniz… Benden çok ama çok uzak olduğunuz kesin. Neden uzaksınız bana? Neden varlığım sizlerin iyilik anlayışlarını örten kara bir örtü gibi. Yoksa asıl kötü olan ve mücadele ettiğiniz şeytan ben miyim? Suç ortağım değil misiniz? Beni kurtların arasına salarak… Bir kuzu nasıl olur da nefes alıp verebilir böyle bir yerde? Her şey seninse, her şeye kudretin yetiyorsa… Kurtlar niye var?

Benim ölü bir kuzu olmamı mı bekliyordunuz…Yoksa sizler de mi benim kirlenmiş bedenimden yararlanacaksınız…Alın siz yarattınız,sizin olsun biçare bedenim…Hayatın vurduğu tekme izlerimle sizinim…Benimle ne yapacaksınız ki artık?Sizlere de kazanma hırsıyla yanıp tutuşan kazananlara yaptığım gibi yapmak istiyorum.Koca bir kahkaha…. Ardından yılan dili gibi kıvırttığım bir dil göstermek istiyorum sizlere. Ya da size her neyse… Yakında sana geleceğimi düşünenler var. Eğer varsan, nefes aldığımız sürece seninle değil miydik zaten? Sana gelmek saçmalığı da ne oluyor? Madem sendeyiz? Evin nasıl olur da bu kadar kirli olabilir? Çok sevdiğin insanlar ve şeytanın da sana ait değil mi? Nasıl olur da bu kadar karşı gelebilirler?
 

Ve Hepiniz!
 

İşte özgürüm artık! Sizinim! Bir kuzuyum şimdi, en vahşi kurtlar olarak gördüğüm sizlerin arasında… Alın beni götürün… Gittiğim yer cennetim olacaktır.
 

Yavaş yavaş ellerimi indiriyorum. Başımı masmavi gökten, kipkirli yere doğru eğiyorum. Kendi maskemi takıp yürümeye devam ediyorum. Kalabalık arasına karışıyorum. Benim adım “Mustafa”…