Devlet-Bürokrasi-Birey

Devlet-Bürokrasi-Birey

15 Ocak 2012 Pazar

Sel isyanları gibi ben de isyan etmek istiyorum


BY
Dış İşleri Bölümü
Bloggerlar arasında 15.01.2012 tarihinde yapılan "Sınır" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:

Sel isyanları gibi ben de isyan etmek istiyorum…

 Yaşanılmaz bir hayat içinde, miskin bir kedi gibi yaşıyorum. Sınırlarımı bilmek istemiyorum. Benim için çizilen sınırların varlığını bilmek bile bu hayatı yaşanamaz kılıyor gözümde. Sınırlar nedir peki? Sınırlar tanrının başlattığı ve insanların katkıda bulunduğu kurallar dizinidir.Her şey yerli yerinde olması fikridir.İsteklerdir,bilinmeyene ulaşırken yürümek zorunda olduğunuz yollardır,zorundalıklardır…

Tanrının sınırları vardır. Aşılması için bekleyen, aşıldıkça yeni sınırları olan…

Tanrıya ulaşmak ve onun istediği gibi bir insan olmak mı; yoksa şeytana ulaşmak ve onun istediği gibi bir insan olmak mı? Yaşayan insanların önüne doğar doğmaz çizilen en belirgin sınır.Ve insan hangi tarafa geçmeli?Tanrı tarafına mı şeytan tarafına mı?Kötülük yaparsanız sınırlarınız şeytanın yönünde genişlerken,Tanrı yönünde azalacaktır.İyilik yaparsanız da tam tersi…Tanrı’nın koyduğu kurallar onun sınırlarıdır.Şeytanın kural koyma gibi bir yeteneği elbette yok.Ancak oynanan oyunun önemli bir parçasıdır.Bu oyun Tanrı’nın oyunudur.Koyduğu kurallarla kendisine ulaşabilecek miyiz?Ulaşamayacak mıyız?Aynı bizim fare deneylerinde farelerle oynadığımız gibi.Labirentlerin içinde fare peyniri bulabilecek mi bulamayacak mı?Fare peyniri bulunca hayatı devam eder,yeni sınırlarla birlikte.İşte Tanrı’ya ulaştığımızda da aynı faredeki gibi olmayacak mı?

Aşkın da sınırları vardır…

Sınırlar belli bir bölgeye hapsolmaktır. Bu bölge içinde sıkışıp kalan insan, kendi sınırlarını çizmeye başlar. Böyle yaparak kendi iktidarını ilan eder. Bu bölge içinde “aşk” da olacaktır. Aşk, engerek yılanı gibi sahibini sokacak ve ona sarılacaktır. Hiç fark ettirmeden zehriyle sarıldığı kişiyi zehirleyecektir. Hal böyle olunca kişi sınırlandırıldığı bölgede kendi sınırlarını çizemeyecektir artık. Aşkın çizdiği sınırlarla oyununa devam edecektir. Ola ki sınırdaki çıkış kapısına denk gelirseniz, ne mutlu size o kapıdan çıktıktan sonra aşk yılanı sizinle olmayacaktır. O ilk belirlenen bölgede kalacaktır. “Kurtulduk, ohh” bunları deme zaafına düşmeyin sakın. Aşkın zehri sizinle olacaktır.

En belirgin sınır; doğum ve ölüm arasında kalan yaşam…

Doğarız bir gün öleceğimizi bilerek. Yaşarız ölüme bir adım daha yaklaştığımızı bilerek. Ölürüz bir daha hiç doğmayacağımızı bilerek…

İnsan doğduğu anda aslında ölmüştür. Çünkü yaşamını kontrol eden o olmayacaktır hiçbir zaman. Onun yerine kararlar alınacak, onun yerine cinsel dürtüleri karar verecek, kendi onları yönetemeden; onun yerine, onun yerine bir sürü şey daha… Neden oynanan oyunda piyonuz, neden satranç taşlarıyla oynayan elin uzantısı olan zihinlere sahip değiliz? Oyunlarımız neden kendi aramızda kalıyor ve hiç düşünemeyen hayvanlarla… Cevabı çok belli biz Tanrı değiliz. Olamayız da belki. Ancak gerçek şu ki evrenin sahibini başka yaşayanların olmadığını düşünürsek biziz. Nefes alıp verdiğimiz sürece sahip biziz, Tanrı değil. Çünkü Tanrı evrende yok. O halde şimdi yeniden düşünmeliyiz. Tanrı’nın varlığıyla onurlandırmadığı evrende yaşayan ve düşünenler olarak evrenin sahipleri bizleriz. Tanrı adına yönetiyoruz evreni. Tanrı adına da yıkıyoruz, parçalıyoruz ve zarar veriyoruz. Kuşkusuz yetki sahibi o’dur. Neyse ki küçük sahiplerin ömürleri sınırlı kalıyor.