Devlet-Bürokrasi-Birey

Devlet-Bürokrasi-Birey

27 Aralık 2011 Salı

Tanrı ve İnsanı

Kültür Bölümü
Bloggerlar arasında 27.12.2011 tarihinde yapılan "Gösteriş" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir


TANRI VE İNSANI

-İnsanları yaratan Tanrı ne kadar da gösteriş meraklısıymış.
-Evet, öyle, Tanrı insanları yaratmakla kalmamış; yeri de yaratmış. Yetmemiş, üstüne gökleri yıldızlarla süslemiş. Tüm bunlar bizim algılayabildiklerimiz tabi. Bunun çok daha ötesinin olması muhtemel. Ne var ki Tanrı da kendini kanıtlama içerisinde. Hem de kendi yarattığı insanlara. Oysa çok basit bir şekilde kendini kanıtlama yoluna gidebilecekken uzun yolu seçmiş Tanrı. Bunun tek sebebi olabilir; Tanrı’nın güç gösterisi.
-İnsanların kendini kanıtlama çabasına da gösteriş diyebilir miyiz?
-Elbette diyebiliriz. Neticede insanlar Tanrı’nın yarattığı kullardır.Ve insanlar Tanrı’nın küçük birer kopyalarıdır.Onların yaşamında da bu güç gösterisini görmek mümkün.Savaşları yenmek yetmezmiş gibi,katliamlar yapmak;alışverişte fakirleri ezmek yetmezmiş gibi,çalışanları paralarla dövmek;yönetimde koltuğa yapışmak yetmezmiş gibi,başka koltuklar da yapıp tanıdıkları oturtmak ve kendi koltuğunun yapışkanlığını arttırmak;bakabileceğin kadar çocuk yapmak yerine,bakamadığı kadar çocuk yapmak ve köy kahvesinde göğsünü gere gere gezmek;Dünya’nın sonunu getirecek bombalar yapmak ve bununla övünebilmek; ”ben ondan daha güçlüyüm” diyerek masum bir kediyi çöp kutusuna atmak;”Atatürk’ü anacağız “, “En iyi anma bizimki olmalı” diyerek zavallı çocuklara statlarda işkence çektirmek veya soğuklarda dondurmak….Bunun gibi bir dünya gösteriş örneği mevcut dünyada.Ve hepsi bizlere Tanrı’nın birer armağanı.
-Neden Tanrı’yı suçluyorsun?

-Kendi evini hiçbir masraftan kaçınmadan süsleyen Tanrı bunu daha az masrafla yapsaydı o zaman.
-Evet bu konuda haklısın, Tanrı evreni yaratırken farklı bir yol deneyebilirdi. Gözlerimizi kamaştıracak derecede bilinmezliklerle süslü bir evrendeyiz. Ancak yine de Tanrıyla kendimizi kıyaslamak ne kadar doğru?
-İnsan, Tanrı’nın bir görüntüsü değil midir? Tanrı’nın zihninden fırlayıvermemiş midir? O halde insan; fikirleri, kararları, görüntüsü farklı olsa da Tanrı’nın bir parçasıdır. İnsanı sorgulamaya başlamadan önce Tanrı’yı sorgulamak gereklidir.
-İnsan’a ait ne varsa, Tanrı’ya mı aittir diyorsun yani?
-Evet. İnsanlara kötülük ve iyilik, ceza ve ödül sistemini getiren de Tanrı’dır. İyilik yapanlar ve yoldan sapmayanlar cennetle ödüllendirilecek; sapanlar ise cehennemle cezalandırılacak. Bu Tanrı’nın bir güç gösterisi değil midir?
-Öyle gözüküyor.
-İşte insanlar Tanrı’dan bir adım daha önde.
-“Sana gerek yok Tanrı, biz bu dünyada kötüleri cezalandırırız.” dercesine hareket etmiyor mu insanlar. Tanrı’nın yoluna uymak için çeşitli görsel öğeler de yok değil mi? Göğse haç takmak gibi, haç bulamayan zavallının vay haline.
İnsanları daha bi inançlı yapmak için yapılan gösterişli kiliseler gibi... Fakir bir kilisenin etrafında hiç Hıristiyan yoktur eminim. Kadınları daha bir inançlı göstermek için türban ya da çarşaf taktırmak gibi, hele üstlerini gökyüzüne kadar ulaştırıp da daha bi gösterişli yaptın mı tamam cennetliksin. Yapamadın mı yılanlarla şimdiden arkadaşlık etmelisin.Kadınlar saçlarıyla daha bir gösterişli oluyorlar.Kadın saçı gören erkek hemen cezb oluyor.Olmamalı, Tanrı'nın emri.Erkek saçı gören kadına ne demeli?

-Şu halde erkek saçı gören kadın cezb olabilir.Erkekler için saçın örtülmesiyle ilgili bir kural yok sanırım.Olsa , erkekler saçını örtmeli diye din adamları bas bas bağırırdı.
-Anlaşılan çok dolusun bu konuda.
-Sorma, yolda yürürken insanların “ben daha güzelim, beni seç” dercesine üzerlerine bakım yapmaları da ilginç. Aynı Tanrı’nın “ Sizi yaratan beni seçin, şeytana gitmeyin” demesi gibi.
-Büyük düşünür ne demiş dinle!
-Yine gösteriş yaptın.
-Ne yaptım?
-Büyük düşünürmüş! Düşünür düşünürdür işte. Fikirlerin değerini ölçen bir sabit mi var?
-Tamam tamam bir düşünür ne demiş dinle!
Gösterişli olmak için güçlü olmak gerekir, biz zavallı insanlar nasıl güçlü olabiliriz ki!
-Saçma.
 -Başka bir düşünür ne demiş dinle!
Yolda yürüyen biz insanlar, karanlıkta ayın ışığı olmadan önümüzü göremeyecek kadar zavallıyız. Tanrı’nın haklı gösterişine dil uzatma.
-Kızmaya başladım ama…



16 Aralık 2011 Cuma

Bireysel Yöneticilik

İç İşleri Bölümü
Bloggerlar arasında 16.12.2011 tarihinde yapılan "Ruhların Dansı" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:




Bedenler ve Ruhlar


Yıldızların konuşmalarına kulak verelim…


Eldeberan:
-Kollarımdasın sevgilim!
Öyle bir sıkıyorum ki, sarıp sarmalıyorum tüm bedenini kıyamet ertesi günmüş gibi. Rengârenk görüntüleriyle bize eşlik ediyor Samanyolu. Uzun bir yolda ilerliyoruz, ayaklarımız yerden kesilmiş. Öyle mutluyum ki, atomlarım çok çalışmaktan yorulmuş olmalı.


Akyıldız:
-Bir yıldız, ne kadar uzaksa diğer yıldıza o kadar bilinmez olur. Bilinmezliği değerini artırır ve ona ulaşma isteği oluşturur yıldızlarda. Yıldızların aşkı mümkün mü? Elbette hayır. Birbirimize o kadar uzağız ki. Sadece tahminlerden oluşan bize ait fikir ve görüntülerle kavuşmak istediğimiz yıldızımızı tahayyül ederiz.


Eldeberan:
-Akyıldız,o  nasıl sözler öyle?Sen ki evrenin en yaşlı ve en bilgili yıldızısın.Nasıl olur da sevenlerin birbirine kavuşamayacağını söylersin? Yukarıda yazdıklarımı unuttun mu? Sevgilim kollarımda… Biz kavuştuk.


Akyıldız:
-Seni zavallı. Kendini güldürmek için mi bunu yapıyorsun? Yoksa aptallık perdesiyle mi örttün zihnini? Bu cevabını genç bir yıldız olmana bağlıyorum.



Eldeberan:
-Neyse seni bunak, senin görüşlerinin bağlayıcı bir tarafı yok. Aşık bir insanın konuşmasını dinle de belki o yaşında bir şeyler öğrenirsin.


İnsan:

-Eldeberan, çok genç bir yıldızsın. Görüşlerin o kadar tecrübesizce ki.Yine de sana katılmak ve senin söylediklerine inanmak geliyor içimden.Bir zamanlar ben de aşıktım,senin gibi.Sevdiğimi ilk gördüğümde vücudumdaki titremeyi tarif bile edemem.Kalbim hapsolduğu kafesinden çıkmak için can atar gibiydi.Sonra ne mi oldu?Tabi ki sevdiğime kavuştum.Onunla birlikte bile oldum.Dinle!

İki insan birlikte olunca, tenleri birbirine değip de aradaki sıcaklık artınca, kalpler olabildiğince yakınlaşınca birbirlerine işte o zaman insanların sırtlarındaki eski bir çantada saklanan ruhların bağı çözülür ve bir anda havalanır. Artık ruhlar o andan itibaren özgür olur. Ve önce ürkek bir şekilde birbirlerini izlerler. Yaklaşırlar, bunlar ilk valsin adımları olur. Adımlar hızlandıkça ruhlar birbirlerine ısındıkça, ruhlar  çılgınca danslarına başlarlar.Ne gerçekleri düşünürler,ne de başka bir şeyi.Onlar için birbirlerinden başka hiçbir şey yoktur.

Buraya kadar sen haklıydın Eldeberan, ancak buradan sonra Bilgin Akyıldız’ın sözlerinin doğruluğu ortaya çıkacaktır.
Yerde tenleriyle birbirine sürtünen insanlar ne kadar da mutlu.Gökte özenle saklanan ve ruh eşini arayıp da bulan ruhlar danslarıyla ne kadar mutlu.Tabi sonsuz bir mutluluktan söz etmek mümkün olmayacaktır.Her mutluluğu örten bir acı perdesi de olacaktır muhakak.İşte bir süre sonra o acı perdesiyle örtülecektir ruhlar.Çünkü dans eden ruhları tanrılar hiç ama hiç sevmez.Ruh zebanileri böyle mutlu ruhları yakalamakla görevlidirler.Danslarının zirvesinde kara bir perdeyle hiç beklemedikleri anda,yakalanırlar ve sonsuza kadar birbirlerine ulaşamayacakları zindanlarda hapsedilirler.Yerdeki  bedenlere ne olur dersiniz?Onlar ruhsuz yaşamlarına acılar içinde devam ederler.Kendi bedenlerinde yalnız yapayalnız….

Eldeberan:
-Sen de mi öylesin? Bu nedenle mi bizlerle konuşuyorsun?


İnsan:

-Evet dedim ya bir zamanlar benim de ruhlarım dans ediyordu, sevdiğimin ruhuyla. Ancak şimdi deliyim. Deli olduğum için sizlerle konuşuyorum ya.


Akyıldız:
-Yapma İnsan, senin deli olduğunu düşünmüyorum. Dinle! Hayatta bir insanın önüne çıkan tek bir yol çıkmaz hiçbir zaman. Bir insana ruhu veren, elbette tanrılardır. Onlar da bir ruhu yok etmek istediklerinde yok ederler, zindana atmak istedikleri ruhları da atarlar. Bu konuda kuşku yok. Ancak siz insanlar tanrıların en sevdiği yaratıklarsınız. Her zaman sizlerde onlara ait bir şeyler vardır. Onların gizemli güçleri de tabi. Bu güçleri kullanmak sizler için çok ama çok zor. Ama imkansız değil.Nasıl ruhunuz elinizden alındıysa.Siz de bu güçlerinizi kullanarak kendinize yeni bir ruh yapabilir ve eski mutluluğunuza yeniden kavuşabilirsiniz.Bu sadece benim bulduğum bir yol.


İnsan:

-Bir ruh daha mı? Eldeberan’ın senin bunadığını söylerken inanmamıştım. Ama hata yapmış olmalıyım. Hiç öyle şey olur mu Akyıldız. Yeni ruhum eski mutluluğumu nasıl olur da geri getirir. Nasıl olur da bedenimde onun izleri dururken başka bir ruhla mutluluğa erişebilirim. Nasıl olur da ruhum halen yaşamını bir zindanda sürdürürken, kendime yeni bir ruh yaratabilirim?


Akyıldız:

-Seni terk eden sevgilin öyle yaptı ama. Yeni ruhu ve ruhlarıyla başka ruhlarla dansına devam edebiliyor. Neyse bu yolu da kabul etmiyorsan. Bir yol daha önerebilirim.


Eldeberan:

-Dünyaya hayat veren Ulu Güneş adına. Akyıldız şu saçmalıklarına bir son ver.


Akyıldız:

-Bu yeni yol ise zorluklarla dolu. Tanrılarla bir ol. Mecnun’un yaptığı gibi Tanrılarla bir ol. Herkes Mecnun’un çöllere düştükten sonra, Leyla’yı unuttuğunu söyler ve gerçek aşk olan Tanrıları bulduğunu da.Ne kadar da zavallısınız siz insanlar.Hele gerçekleri görme de o kadar zaafınız var ki.Mecnun hiçbir zaman Leyla’sını unutmamıştır.Tanrı gerçeğine,onları kandırıp zindandaki ruhunu geri alabilmek için ulaşmaya çalışmıştır.Nitekim başarılı da olmuştur.Tanrılara kendisine aşık olduğunu düşündüğü Mecnun’a ruhunu hediye olarak geri vermiştir.


İnsan:

-İyi de bu kadar zahmete katlanıp, ruhumu geri aldıktan sonra Leyla’ma kavuşamayacağım da belli.


Akyıldız:

-Evet, ama başka birine kavuşabilirsin.

İnsan:
-Yıldız’ın verdiği öğüte bak çay demle. Eee bir delinin yıldızı ne de olsa.


Akyıldız’dan Bir Not: İnsan ruhunu kaybettiği zaman söner, ruhunu bulduğu zaman aydınlanır.Bu nedenle insan doğal bir yıldızdır.





6 Aralık 2011 Salı



Bloggerlar arasında 06.12.2011 tarihinde yapılan "İktidar" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:




*


Bireysel Yönetici’den Bir Açıklama(Tarih/10.04.2010)
Yöneticiliğimiz 1987 yılından beri varlığını devam ettirmektedir. Sevgiyle yoğrulmuş varlığımız kimi zaman nefretle kirlenmiş; kimi zaman da kötülük çamuruna bulanmıştır. Yönetimimizin “iyi insan” olma gayesi, hayatımıza giren her yeni insanla; hayatımıza giren her yeni ortamla biraz daha yara almaktadır. Yaşadığımız vahim olay; varlığımıza saplanan hançerin ne kadar derinden ve acımasızca saplandığını göstermektedir. Bu hançer, varlığımızı dış dünyadan koruyan surlarımızın da yıkılmasına sebep olmuştur. Yapmamız gereken, aldığımız yaraları iyileştirmektir. Surlarımızı, saldırılar karşısında daha korunaklı hale getirmek için yeniden inşa etmemiz gerekmektedir.

Olay
Âşk belasının sahibi olduğu limana demirlemek…
*
Olayın Çözümü İle Yetkili Bölümler ve Açıklamaları(Tarih/21.07.2010)

Dış İşleri Bölümü
İlk Görüşmeye Dair,
Gördüğümüz kişiyi sadece “güzel” olarak tanımlayabildik. İletişim kurduğumuz her anda “heyecan” olarak adlandırdığımız duygunun cereyan ettiğine şahit olduk. Ellerimizin ve sesimizin titrediğini gördük. Bu sebeple sağlıklı ve düzgün iletişim kurarken zorlandık. Bazen Zihin Bölgesi’nden verilerin geç geldiğini saptadık. Ne yapacağımızı bilemez bir durumda olduğumuz oldu. Karşımızdaki kişinin, statü olarak çok ama çok üstümüzde olduğunu düşündük. Hatta Güzel’in varlığı karşısında, yıkılabileceğimizi de…

Sonraki Görüşmelere Dair,

Onu sürekli arar olduk. Onunla görüşebilmek için bir yerlere giden hep biz oluyorduk. Bunu başardık da. Bir süre sonra en büyük iletişim ortağımız oldu. En çok Güzel ile görüşüyoruz, en çok Güzel ile ilgili bilgileri aktarıyoruz etrafa. Zihin Bölgesi’nde de bir sorun olduğunu tespit ettik. Sürekli Güzel’i tahayyül eden ve Güzel’i zikreden cümleler geliyordu dilimize. Dış dünyaya kapılarımız kapalıydı sanki; sanki işgal altındaydık. Etrafımızdaki diğer insanlar, varlıklarını yitirmiş; silik bir görüntüye sahip olmuşlardı. Ve yöneticiliğimiz tarafından sadece “Güzel’e hizmet edenler” olarak görülüyorlardı. Herkes Güzel’in kölesiydi.
İç İşleri Bölümü
Burada her şey karışıklık içindeydi. Duyguları kontrol etmekte zorlanıyorduk. Hatta büyük oranda başarısızdık.”Sevgi” olarak tanımladığımız duygu, zincirini kopartmış aç bir kurt gibiydi. Diğer duyguları akşam yemeği olarak görüyordu. “Çocuksular” olarak adlandırdığımız çocukça duygular yeniden belirdi. Çocukça davranışlarımızın sebebini de buna bağladık. Zihin Bölgesi ile olan bağlantı yolumuz nedenini bilmediğimiz bir şekilde kapandı. Veri akışımız durdu. “İstekler” önüne set çekilemeyen büyük bir sel suyunu andırıyordu. Bu kez istediği farklıydı. Daha önce hiç böyle yapmamıştı. Sanki iki parçaya bölünmüş ve bir parçası başka birine verilmiş gibiydi. Bu parçayı bulmak için deliye dönmüş bir durumdaydı.

 İç İşleri Bölümü tamamı ile duyguların hâkimiyetine girmişti. Adını bilmediğimiz ve bölümümüzün her yerinde varlıklarını gösteren duyguların, diğer duyguları hâkimiyeti altına aldığı belliydi. Bu duyguya daha sonra “Aşk” adını verdik.

Acil Durumlar Bölümü
Yöneticiliğimiz olağan seyrinin dışında gidiyordu. Dingin denizlerde yol alan yöneticiliğimiz, kendi yarattığı fırtınanın ortasında kalmıştı. Önümüzü göremiyorduk. Sanki kara bulutlardan bir perde gerilmişti gözlerimize. Göz pınarları daha çok su üretir olmuştu. İç İşleri Bölümü’nün başkenti olan Kalp şehri kargaşa içindeydi. Hızlı atımlarıyla birlikte, Kalp Şehri’nin sakinleri olan duyguların çıkardığı isyanı bastırmakta güçlük çektik. Dış İşleri Bölümü de bağımsızlığını yitirmişti. Tamamı ile isyancıların eline geçmişti. Kontrol altına alırken zorlandık. Diğer bölümler de görevlerini tam olarak yerine getiremiyordu. Varlığımızın kurallarını yönetmekle görevli Adalet Bölümü işlevini yitirmişti. Var olan kurallar, prensipler Adalet Bölümünce silinmişti. Hiç farkında olmadan ve istemeden… Ekonomi Bölümü, tüm harcamalarını “Güzel” için yapıyordu. Gelecek planları, yatırım hedefleri yok olmuştu. Sağlık Bölümü de yaşaması gerekenin “Güzel” olduğu fikrindeydi. Yaşamımız, onun yaşamına adanmıştı. Yaşamımızı anlamlandıran tek unsur “Güzel” oluvermişti. Hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı… Yöneticiliğimiz, “Aşk” isyancılarının eline düşmüştü. Her şey alevler içinde yanıyor…

*
Bireysel Yönetici’den Önemli Duyuru(Tarih/06.12.2011)
Yöneticiliğimizin Değerli Üyeleri,
Yöneticiliğimiz halen Aşk İsyancıları’nın kontrolü altındadır. Yazışmalarımız gizlilik içerisinde, zorluklarla yapılmaktadır. Gizliliğin korunması konusunda artık, çaba sarf etmemize gerek kalmamıştır

“Aşk” vebasına kapılan ve isteklerine erişemedikçe deliye dönen varlığımızın kontrolünü, tüm çabalarımıza rağmen geri alamamış bulunmaktayız. Gökyüzünde iki güneşin bulunamayacağını kabul eden Bireysel Yöneticiliğimiz, güneşinin doğduğu gün olan 20 Mayıs’ta kendi güneşine son verecektir.


 

M.U Bireysel Yöneticiliği

3 Aralık 2011 Cumartesi

Bireysel Yöneticilik





İç İşleri Bölümü



Bloggerlar arasında 29.11.2011 tarihinde yapılan "Gözleme-Gözetleme" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:



İstiklal’de Özgürlük




Kendini, ailesini, hayatını, kısacası her şeyini kaybetmiş biriyim. Esen rüzgarlar ruhumu okşamamış sanki; sanki bu rüzgarların her biri bedenimden, ruhumdan bir şeyler alıp götürmüşler. Kalmışım öylece… Yapayalnız ve ıssız…



İsmime “Mustafa” oluversin demişler. Uzun boylu, zayıf, esmer biriyim. Henüz yüzüm çizgilerle dans etmiyor. Yaşım o kadar da büyük değil. Yirmili yaşları devirmek üzere olan biriyim. Küçük yaşta ailem tarafından terk edilmişim. Devlet yurdunda koruma altına alınmışım ve devletin çocuğu oluvermişim. Henüz sağlam da bir işim yok hani. Aylak aylak dolanıyorum. Karnımı doyurabilecek bir iş bulduğumda kaçırmıyorum. Daha fazla çalışmama gerek yok. Kayıplarla başlayan yaşamımın, kazançlarımla daha fazla kayıplara yol açmasından endişe ediyorum. Bu nedenle bırakıyorum kendimi. Kaybedecek şeylerimin olmaması için kazanmıyorum. Ne dünyadan ne de kendimden…



Ve Görüntüler…





Beyoğlu’ndayım… İnsan kalabalığının arasında ellerimi açmış bir şekilde ruhumu özgür bırakıyorum. Neyim varsa alın benden. Daha fazla kaybetmek, daha fazla kaybetmek istemiyorum. Yıllardır içinizdeyim kalabalık, bana çok acı çektirdiniz… Artık kayıplarımla acı çekmek istemiyorum. Sen! Tezgahtar, Sen! Bar İşletmecisi, Sen! Öğrenci, Sen! Baba parası yiyip harcayan kişi…

Yıllardır içinde olduğum ve gözetlediğim sizi zavallılar… Nasıl güzel de oynuyorsunuz oyununuzu. Ne de güzel insanları kandırabiliyorsunuz, özenle nakşettiğiniz maskelerinizle. Siz kimsiniz? Yanımdan geçen modern giyinimli, saçlarına ak düşmüş ve kamburu çıkmış, yaşlı teyze kaç kişinin canını yaktın, o genç ve alımlı günlerinde? Sen kıvırta kıvırta yürüyen, genç kız! Liseli olduğun belli, ama neden dikkat çekmek için çabalıyorsun? Farklı metallerle vücudunu esir etmiş diğerleri… Zevklerinizi, hayat anlayışlarınızı neden sömürü aracı olarak kullanıyorsunuz? Bu şekilde farklı bedenleri işgal etmek mi istiyorsunuz yoksa? Neden birbirinizle yarışıyorsunuz? Haaa. Hayatı bir yarış olarak gördüğünüzden olabilir mi acaba? Kazandığınızda ödül ne olacak peki? Kazanıp da aldığınız ödülle sizleri görünce benim de size bir ödülüm olacak… Ne mi? Koca bir kahkaha, eğilim sonuna kadar dilimi çıkartmak istiyorum sizlere… Hayatınızda hiç görmediğiniz en alaycı görünümünü kazanan dilimi çıkartıp, ellerimle size işaret dilimin yüceliğini göstermek istiyorum. Taksim çocuklarııı… Aşağılık insanlar… Zavallılar… Hayatın küçük kuklaları diye haykırmak istiyorum o zaman size. Haykırışlarım ruhunuzu delik deşik edebilmeli acımadan. Acımadan açılan yaralarınızdan girmeli ve mahvetmeli tüm varlığınızı.



Ve Sesler…


Ne hakkında konuşuyorsunuz? Kimlerin hayatını karartmak için uğraşıyorsunuz? Dilleriniz hançerleriniz olmuş belli. En zengin tavrınız niye? Kaç kişinin hayatı kararmalı daha kültürünüzü göklere çıkarmak için? Kaç zavallı genç, daha kendini bulmadan, hayatı tanımadan kültürünüzü tanıyacak ve ardından yok olacak? Konuşun… Konuşun… Ürettiğiniz baş ağrıtıcı müziklerinizle inletin İstiklal sokaklarını. İçkileriniz yerlere dökülsün. Kızların göğüslerinin arasından akıversin. Hayat damından akar gibi. Salsın kendini aşağıya doğru. Seksi görüntülerle büyülesin insanların kalplerini… Sarhoş etsin genç ruhları. Çığlıkları duyulsun, sonra kaybetmişliğin üzüntüsüyle çıkan inlemeler sarsın her bir yanı…
 
-Merhaba yakışıklı!

-Selam yiğidim, birlikte olmak ister misin?

Seslerin arasında çirkinliklerin ve kötülüklerin esir aldığı ruhlar; kaç kişiye dokunduğu belli olmayan ellerle dokunuyor kaybetmiş bedenime. Beni daha fazla içlerine çekmeye çalışıyorlar… Belki emilecek biraz daha kanımın olduğunu düşünüyorlar… Taze kan arıyorlar kendilerine. Bitmiş olduğumu bilmeden…


Ve İnanılabilecek Unsurlar!
 

İstiklal’de kalabalıklara aldırış etmeden kollarımı açmış, başımı göğe uzatmış bir şekilde küçük adımlarla tüm bunları düşünürken sizleri atlamadan geçmeyi hiç düşünmüyorum. Tanrı, Buda ya da her ne iseniz, neredeyseniz… Benden çok ama çok uzak olduğunuz kesin. Neden uzaksınız bana? Neden varlığım sizlerin iyilik anlayışlarını örten kara bir örtü gibi. Yoksa asıl kötü olan ve mücadele ettiğiniz şeytan ben miyim? Suç ortağım değil misiniz? Beni kurtların arasına salarak… Bir kuzu nasıl olur da nefes alıp verebilir böyle bir yerde? Her şey seninse, her şeye kudretin yetiyorsa… Kurtlar niye var?

Benim ölü bir kuzu olmamı mı bekliyordunuz…Yoksa sizler de mi benim kirlenmiş bedenimden yararlanacaksınız…Alın siz yarattınız,sizin olsun biçare bedenim…Hayatın vurduğu tekme izlerimle sizinim…Benimle ne yapacaksınız ki artık?Sizlere de kazanma hırsıyla yanıp tutuşan kazananlara yaptığım gibi yapmak istiyorum.Koca bir kahkaha…. Ardından yılan dili gibi kıvırttığım bir dil göstermek istiyorum sizlere. Ya da size her neyse… Yakında sana geleceğimi düşünenler var. Eğer varsan, nefes aldığımız sürece seninle değil miydik zaten? Sana gelmek saçmalığı da ne oluyor? Madem sendeyiz? Evin nasıl olur da bu kadar kirli olabilir? Çok sevdiğin insanlar ve şeytanın da sana ait değil mi? Nasıl olur da bu kadar karşı gelebilirler?
 

Ve Hepiniz!
 

İşte özgürüm artık! Sizinim! Bir kuzuyum şimdi, en vahşi kurtlar olarak gördüğüm sizlerin arasında… Alın beni götürün… Gittiğim yer cennetim olacaktır.
 

Yavaş yavaş ellerimi indiriyorum. Başımı masmavi gökten, kipkirli yere doğru eğiyorum. Kendi maskemi takıp yürümeye devam ediyorum. Kalabalık arasına karışıyorum. Benim adım “Mustafa”…







22 Kasım 2011 Salı





Bireysel Yöneticilik





Dış İşleri Bölümü

Bloggerlar arasında 22.11.2011 tarihinde yapılan "Boşluk" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:


MAĞARADAKİLER...


   Dört arkadaşız ve boşluktayız. Nasıl bir boşlukta ve hangi boşlukta olduğumuzu bilmiyoruz. Sadece boşluktayız. Bize entel, dantel takımı derler, bazıları uzaylı olduğumuzu düşünür. Saçımız uzun,küpe ve piercinglerimiz var.Dövmelerin bahsini açmasak da olur.Ama boşluktayız.Neyse lafı fazla uzatmayalım.Kısaca biz Taksim çocuklarıyız...

-Bak abi, benim adım Umut, anladın mı?26 yaşındayım… Bu bedenimin eriştiği yaş… Ruhum mu bir 59 vardır herhalde. Sattığımın dünyasında… Yaşıyor gidiyoruz işte… Neden yaşıyoruz ki? Ölsek ne olacak? Yaşayıp da ne kadar mutlu olacağız? Hem mutluluk da neymiş? Acı çekenler, mutsuzlar, ezilenler, ayrımcılığa uğrayanlar yanı başımdayken ben nasıl mutlu olurum ki? Sevgilim beni aldattıktan sonra, istediğim sevgiliyi bulamadıktan sonra nasıl mutlu olabilirim ki? Bak abi! Bu dünya koca bir yalandan ibaret. Mutsuzluğun zerresinin dahi yerini alacağı bu dünyada, o zerre kadar bir boşluk olacaktır. Neresindeyiz bu boşluğun bilinmez. Bardak düşünün… İçi boş olanlarından… Bu şekliyle elinize aldığınızda bir bütünü görebilirsiniz. Bir süre sonra… Bir kendini bilmez o bardağı kırınca ilk gördüğünüz şekil ortada olmayacaktır. İşte bizim de hayatımız öyle… Kırılmış bardak gibi paramparça ve dağınık… Ve bu dağınıklığın yok ettiği bütünlüğün ardında bıraktığı koca bir boşluk… Benim hayatım da öyle önce elimde tuttuğum bir bardak gibi sağlam ve tamdı. Ancak kırdırdılar bana da o bardağı be abi… Sattığımın dünyasında… Yine de toplamalıyım kırıklarımı, eskisi gibi olmasa da elimde bir bardak tutmalıyım. Benim adım Umut, umutlu olmalıyım be abi…

-Çek bir fırt…

-Ohhhh, sıra sende Garip…

-Selam millet, özellikle güzel kızlara selam! Yaşlılarımın ellerinden öper, küçüklerimin de gözlerinden. Geriye kalanları da salla… Benim adım Garip, yaşım da 25…Bana da göre boşluk; yalnız kalmaktır bu kahpe dünyada… Terk edilmektir, tüm sevenlerin tarafından… Benim de terk edildiğim gibi, benim de hayat canavarının önüne acımasızca atıldığım gibi… Ben de suçsuz değil miyim? Tabi suçluyum hem de köküne kadar suçluyum anasını satayım… Bu kadar zayıf olmamalıydım. Ama ben de tabiatında insanım. Garip bir insancık işte… Yalnızlık sadece birilerinin seni terk etmesi de değil. Duyguların da terk edişi vardır. Hissiz kalmak diye bir şey duydun mu? İşte o…Asıl boşluk o,benim boşluğum o.Hissiz kaldınız mı hayatınızda… Duygularınızın sizi terk ettiğine şahitlik ettiniz mi? Siz hiç aşksız kaldınız mı benim gibi? Annenizi hiç tanımayım, anne sevgisi denen bir hisse muhtaç yaşadınız mı hiç? Ben yaşadım kardeş. Elinizi tutan biri olmayınca, o sıcaklık hissini tanımayınca boşlukta da kalırsınız, her bir yerde de kalırsınız… Benden bu kadar.

-Çek bir fırt…

-Ohh sıra sende kız!

-Siz devam edin, utanıyorum… Birazdan rahatlayınca başlarım ben.

(Gülüşmeler)

-Merhaba değerli okuyucular! Benim adım Ümit,26 yaşındayım. Yakışıklıyım, bakımlıyım, boşluktayım. Boşluk… Hımmm… Hayat orospusunun, insanı baştan çıkartmak için kurduğu türlü tezgâhlardan sonra, insanı attığı yerdir boşluk. Şimdi ben de oradayım haliyle. Bir kahpeye yenilmek diye buna da denir zaten. Bu şerefsiz, yosma önce seni tüm güzelliğiyle büyüler, peşinde koşar olursun… Bağımlı olursun onun güzelliklerine. Tüm ihtiraslarınla birlikte… Şehvet tutkusu sarar dört bir yanını… Onunla yatıp, onunla kalkmak istersin… Onun için kendi değerlerinden vazgeçer, aşağılık biri oluverirsin, benim de olduğum gibi. Kaç kızla yatıp kalktığımı bilmiyorum. Ama istiyorum işte… Kaç kızın canını yaktığımı bilmiyorum. Ben buyum işte… Hayatın kirli elleriyle elimi sıkıp beni de lekelediği kişiyim. Siz çok mu temizsiniz ki anasını satayım. Hayatın pak, tertemiz elleri oldu mu ki hiç… İşte masum hayatları kirletmek ve kişilikten çıkıp şerefsiz biri olmaktır boşluk kısacası. Bir daha eski, temiz, saf çocukluğuna dönememektir. Benim adım Ümit, ümidini yitirmektir boşluk…

-Çek sen de bir fırt.

-Ohhh! Sıra sende Kezbann!

-Sıçtığımın piçi… Kezban senin anandır… Benim adım ve yaşım yok… Anadolu kızıydım bir zamanlar . Bu piçlerin, sağlam piçlerin arasına düşene kadar tabi. Hayatıma giren ve Ümit gibi hayat kirleten ilk sevgilimin kollarında hayallerime veda ettiğim gün başladı benim de boşluğum. Boşluk aşktır! Boşluk önünde büyük bir akarsu gibi çıkıp, denizine götürmek için sizi alıp başka yerlere götürmesidir. Güneşin sizi buharlaştırması gibidir boşluk… Ya da toprağın emmesi gibi… Kırıklıklar değil de bana göre gel-gitlerdir boşluk. Arada kalmalardır. Anadolu mu Avrupa mı? Kültüre, dine bağlılık mı yoksa yoldan çıkmalar mı? Günahlar mı-sevaplar mı? Doğrular mı- yanlışlar mı?

Ümit:

-Evlenmeden kimseyle olma, kızlığın gider… Evlendikten sonra otur evde kocanı bekle…

-Sus lan it… Lafıma girme. Ya abi şu dünyada yaşıyorsak… Özgür olabilmeliyiz. Bir heyecana fütursuzca yelteneceksem aklımda birilerinin koyduğu kurallar olmamalı…

Garip:

-Sıçtığımın kural koyanları!

-Sie gidin işinize,işte siz de aynısınız…Konuşturmak yok..Ben sizi dinlemedim mi lan adam gibi…

Neyse boşluktakiler kavgası başlar birazdan. Eğlenceli de olur hani. Ben başladım ben bitireyim o zaman. Ben Ümit… Bugünkü mağara toplantımız bitmiştir. Boşluk konulu sohbetimize, bu yazıyı okuyarak eşlik ettiğiniz için “danke” diyoruz hepinize.

-Adam gibi bitir lan…

Neyse ağabeyciğim, özet olarak, kısacası boşluk insanın yaşarken ölmesidir işte.

-Kim osurdu…

-Çıkalım şu, bok kokulu mağaradan…

-Haydi, lan ölüler…






Bireysel Yöneticilik
Eğitim Bölümü
Bloggerlar arasında 15.11.2011 tarihinde yapılan "Yağmur Damlaları" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:

Jozefin

Jozefin’in Güncesi’nden

Tıp... Tıp… Tıp…

Küçük penceremin önüne düşen yağmur damlalarının sesleriydi bunlar. Ve bu yağmur damlalarının çıkardığı sesi çıkarmak, benim de hoşuma gidiyordu. Küçük çocukların yağmurlu günlerin dışında, oyun oynamasını ister ebeveynler. Üstünü kirletmeden, ıslatmadan… Güzel oyunlar oynayan çocukların daha çok sosyalleştiğini ve kendini daha rahat ifade ettiğini düşünürler. Klasik İngiliz bencilliği bu olsa gerek. Ben hiç de böyle düşünmüyorum. İnsan önce kendini keşfetmeli, kendisiyle konuşabilmeli… Böylelikle hayatın acımasızlığına karşı, yalnız dünyanızda iki kişi olarak daha güçlü olabilirsiniz. Bu iki kişi kim mi? Biri tabiî ki kendiniz; diğeri yağmur damlaları…

Benim küçük dünyam… Benim küçük dünyam…

Annem yine portresini yaptırıyor. Evde o kadar çok birikmiş portresi oldu ki. Özellikle ucuz işçiliği olan genç ressamlar ondan çok iyi para koparıyorlardı. Hele annemi olduğundan biraz daha güzel resmeden oldu mu cebi dolmadan bizim malikânemizden çıkmazdı. Bir gün benim de portrem yapıldı. Kendimi hep çirkin olarak gören ben, bir başkasının ellerinde bedenimi görünce ne kadar da mutlu olmuş ve sevinmiştim. Yüzümdeki birkaç ben gitmiş, saray ladylerini andıran güzellikte genç bir kız oluvermiştim. Başımı süsleyen kıvır kıvır kırmızı saçlarım, uzun bir boynum ve değerli mücevherleri korkusuzca taşıyabilecek dik bir göğsüm olduktan sonra tabi ki güzel resmedilecektim.

-Jozefin!Jozefinn!Seni yaramaz kız!Hiç büyümeyecek misin sen?Yine mi yağmurla sohbet ediyorsun?Sharp Ailesi’ni hak ediyor musun bilmiyorum  küçük bayan, bunu düşünmelisin?

Bu annem, resmi bitmiş olmalı. Annem, babamızın ölümünden sonra Sharp Soyu’nun tüm mirasına konan kişi olmuştu.19.yüzyıl İngiltere’sinde bu durumu kim istemezdi ki? Uzun boylu endamına sert bakışların eşlik ettiği annem, davetlerin en vazgeçilmesi olmayı her zaman başarırdı. Böyle bir anneye sahip olmak benim için ne kadar zordu bilemezsiniz. Böyle bir anneye sahip olduğunuzda, sizden kendi yaşamı gibi bir yaşam bekleniyor. İzninizle benim küçük damlalarım…

-Jozefin! Bugün Lady Mary ve büyük oğulları evimizi onurlandıracaklar. Sen de hazırlansan iyi edersin.

Lady Mary ve oğullarıymış. Bundan bana ne? Annem yine beni evlendirmeyi düşünüyor olmalı. Üzülmeyin! Bu sadece annemin düşüncesi. Sizleri terk etmem için daha çok erken. Hem ben evlensem bile sizleri bırakmayacağım. Sizlerle konuştuğumu duysalar eminim bana deli derlerdi. Ha ha haa. Oysa en büyük delilik onlarda. Öyle değil mi? Hayatı bir oyun alanı sanıp, at koşturmak da niye? Hayatla, doğayla bütünleşmek varken…

-Lady Mary ve Bay George teşrif ettiler hanımım!

Lady Mary ile annem ilgilenirken, Bay George ile ilgilenmek bana düşmüştü. Bu günü unutmak ne mümkün. Yağmur damlalarımın benden gerçekleri sakladığını o gün anlamamış mıydım sanki? Beni o gün aldatıp, terk etmemişler miydi? Peki, neden, neden beni bırakıp gittiler? Onları kaçıran neydi?

Bay George, bir askerdi. Etkileyici bir hitabı vardı. Nazikliği ve hoşgörülü olması sebebi ile annemin kurduğu tuzağa düşmemek için elimden gelen tüm çabayı göstermeme rağmen başarılı olamıyordum. Siyah saçları, inceliğin ve kalınlığın ahengiyle yapılmış kaşları, kraliçenin masasını örtebilecek beyazlıkta bir teni ve bu örtüyü değerli kılacak mavi boncuklar gibi gözleri vardı. Daha onu övebilecek bir sürü nitelik de cabası.

Bay George, bu kısa ziyaretten sonra her fırsatte bizim evde oluyordu. Kendisi olmasa bile annesi, nedimeleri, mektupları çatımızın altından eksik olmuyordu. Zavallı George bana âşık olmuş olmalı. Âşık olarak aptallık konumuna erişen Bay George’a acıyor ve gülüyordum. Bu konuda yağmur damlalarımın gönderdiği karışık mesajları da çözememek kafamı oldukça karıştırıyordu. Hele bir keresinde Sthendal’ı okuyunca yağmur damlalarımın da at koşturanlardan olduğundan şüphe etmeye başlamıştım.”Ah nasıl bu aşkın baharı, geçici bir yaz gününü andırıyor; ancak bir süre sonra kara bir bulut gelip hepsini örtüyor.” Yağmur damlaları bu kara bulutların ürünü müydü yoksa? Sevenleri ayıran, üzen, parçalayan…

Bay George, Waterloo Savaşı’ndan dönen sayılı askerlerden olmuştu. Döner dönmez de mektuplarının yerine bizzat kendisini dâhil etmişti evimize. Varlığı beni o kadar rahatsız ediyordu ki. Buna rağmen odamdan çıkabiliyordum.Bir şekilde onun yanında kendi bedenimi bulabiliyordum.Aşk budalalığına saplanmış bir kişiyle konuşmak ve onun bu durumuyla ilgili olarak takındığım tutum konusundaki fikirlerim değişmese de bazen kendimden utanmıyor da değilim.

-Mektuplarınızda beni sevdiğinizden söz etmişsiniz bayım. Savaşınızı yenmeniz ve hayatta kalabilmeniz için bu dünyaya tutulan bir dalınız mıyım? Burada olduğunuza göre dalı çok kalın tahayyül etmişsiniz.

-Hayır Lady Jozefin, kendi savaşım için bir kalbi ustalıkla kullanma yeteneğini gösterebilmiş değilim henüz. Ustaca kılıcımı kullanmaktan başka bir özelliğim de yok zaten. Kaldı ki kalp dünyamı işgal etmiş biri olarak düşmanım, kendinizi çok iyi niteliklerle donatmış olmalısınız. Savaşta düşmana yenilmeyen ben, size yenildim…

Bay George, giderek beni büyülüyordu. İnançsızlığım ve akla olan bağlılığım, çocukluğum, asıl aptallık vasfına sahip olan bünyem… Bay George’un sayısız ilan-ı aşklarını reddeden yine ben…

Bay George… George… Sevgili George… Sevgilim George… Çok Sevdiğim George… Vazgeçemediğim George…

İlişkimizin seyrini özetleyen bu hitaplar ve aşkı bir budalalık olarak gören ben. Kendimi tanıyamaz olduğumu söylemeliyim. Neler oluyor bana Jozefin! Gözlerin neden gerçekleri göremiyor? Neden kelimeler ile dilin savaş halinde? Yağmurun yağmasına rağmen neden damlalar yok pencerende?

Vazgeçemediğin George neden yanında değil?

Aşk varmış… Belki aptallıkmış… Belki budalalıkmış; ama varmış… Artık çok geç…

*

Sharp Ailesi Yıllığı’ndan

Bay George adlı genç bir zabite gönlünü kaptıran, 1798 doğumlu Jozefinimiz, Bay George’un Hindistan seferi sonrasında başka biriyle olan evliliğini haber alınca, önce akıl sağlığını yitirmiş; ardından eşsiz varlığına 1823’ün yağmurlu bir gününde son vermiştir.

1 Kasım 2011 Salı

Acil Durumlar Bölümünden Bir Açıklama

Bireysel Yöneticilik
Acil Durumlar Bölümü
Bloggerlar arasında 01.11.2011 tarihinde yapılan "Yıkım" konulu yarışma için hazırlanan yazı aşağıdaki gibidir:

BEN SEVGİYİM!

Adı olmayanlara ve nice Güldünyalara…
-Anneee…


-Kurtar beni!


Haykırışlar, yalvarmalar…


Zavallı ben… Boşuna bu yalvarmalarım, boşuna bu haykırışlarım… Etrafımda bana yardım edebilecek biri olsaydı; bu kirli el, temiz dünyama dokunur muydu hiç? Bu kara bulutlar, kaşlarını çatmış bir şekilde benim dünyama yağmurlarını bırakır mıydı? Hani benim temiz gençliğim anne? Hani benim o masum güzelliğim? Göz nuru ile hazırlanan çeyizlerim, gelinliğim nerede anne? Kim beni üzerimdeki bu vahşi yaratıktan kurtaracak? Eskisi gibi güzel olacak mıyım? Eskisi gibi hayallerim olacak mı benim? İstanbul’u, denizi… görebilecek miyim? Beşiklerle, bebeklerle oynayabilecek miyim, anne?


Hayır…Hayır…


Bu sorular neden cevapsız anne? Neden bu kirli el, halen bedenimde? Hani dünyaya, doğaya hâkimdin anne? Evlatlarına doğruyu, iyiyi hiç mi öğretmedin? Hani düşküne yardım ederdin? Dünyanın acımasız ellerine bırakılan bebeklerini özenle büyüttüğün gibi, neden bana bu özeni gösteremedin?
Artık ben,ben miyim?…Ben artık Güldünya Tören miyim,niceleri miyim?Ben artık adı olmayan kadın mıyım?Ben artık,düşüncesizce ele geçirilerek; umutları,hayalleri  kısacası hayatı kendisinden alınmış kadın mıyım?


Ah….


Çocuk!

Sen de oyna oyuncaklarınla… Sen de doyasıya dünyaya temiz gözlerle bak… Belki son kez olacak bu. Belki senin de kaderin benim gibi olacak. Belki senin de hayallerin çalınacak acımasızca, düşüncesizce… Büyü… Madem istiyorsun, büyü. Sen de benim gibi büyü. Evlilik hayalleri kur. Bebeğine giydirdiğin gelinliği sen de giy çok istiyorsan. Sonra büyük yıkımınla sen de yüzleş benim gibi…


Kardeşlerim!


Küçük ellerimle hizmet ettiğim, karnını doyurduğum kardeşlerim… Daha büyümeden nasıl oldu da kuralları bu kadar sahiplenebildiniz? Doğanızda mı vardı bu? Nasıl oldu da hayalleriniz, bir anda yok oluverdi? Damatlıklarınızı giymeyi istemiyor muydunuz? Üzerinize giydiğiniz mahpus gömlekleri miydi yoksa hayalleriniz?
Baba!


İtip kakardın… Söz hakkı vermezdin bana… Ama yine de severdin be baba, hissederdim bunu…Neden dilin yılanlarla yarışır hale geldi?Neden bu dil benim hayatımı karartı?Diğer kara yılanlar, neden evimizin etrafında cirit atıyor?Beni beyaz gelinliğimin içinde hiç mi görmek istemedin?
Suçlar,kurallar…Sevgi hani güçlüydü?Neden bu sevgi ,göz yaşlarımı dindirmek yerine;beni terk etti?Neden sizleri terk etti?Kalplerde sevginin yerini ne aldı,baba?

*
Sevgi…


Ben tüm kalp kapılarını açan bir anahtarım. Ben doğa ananın bu dünyadaki eliyim. Ben tanrının bir lütfuyum. Ben vicdanım… Ben mutluluğum… Ben gülümsemeyim… Ben, adı olmayanların, adıyım. Ben hayalleri yıkılanların, dünyası kararanların tutunacağı dalım… Ben iyinin arkadaşıyım… Ben körü körüne kötülük balçığına bulaşmışların da arkadaşıyım… Ben SEVGİ’YİM.


Beni başka yerlerde arayanlar vardır elbet. Oysa beni aramak yerine çağırmak yeterli olacaktır. Çünkü ben ,yanı başındayım.İçindeyim,kalbindeyim.Benim varlığımı bil yeter,ben her zaman sana yardımcı olurum.Her zaman senin için bir tebessüm olurum…Yeter ki beni düşün,yeter ki en kötü anında bana sığın.Benimle sev aşkını…Benimle yaşa anını…Hayatla benimle dans et.


Beni terk eden ey zalim kalp!


Beni neye değiştin çok merak ediyorum. Yukarıda ne olduğumu sıralamadım mı sana?O halde beni neden terk ettin?Neden varlığımı unuttun?Neden benimle ahenkle yaşamadın?O halde artık seni suçlayabililirim.Bugünün kadınları senin eserin… Güldünya ve niceleri senin eserin… Acılar, elemler hep senin eserin… Beni neye değiştin? Yerimi ne aldı?


Oysa ne kadar yakındım sana…

*

Okuyan!

Sizin kalplerinizde sevgi var mı?Üzerimdeki bu kara bulut kimin eseri?

Siz bari elimden tutsaydınız ya...Büyük yıkımımda siz benim yanımda olsaydınız ya…


15 Eylül 2011 Perşembe

BY Ekonomi Bölümünden Bir Açıklama

M.Uysal Bireysel Yöneticiliği İle İlgili Bazı Bilgiler Aşağıdaki Gibidir:

Yöneticiliğin Adı:M.Uysal Bireysel Yöneticiliği
Nüfus:2
Yüz Ölçümü:43 Numara Ayakkabı Tabanı*2,1,75 Uzunluk ,68 Kütle
Fiziki Harita:Buğday Ten,Siyah Saç,Ela Göz
Siyasi Harita: Beden Bölgesi ve Ruh Bölgesi Olmak Üzere İki Eyalet Mevcuttur.
Başkent:Kalp Şehri
Yönetim Şekli:Nasıl İstenirse Öyle Yönet
Komşu Yöneticilikler:İş Arkadaşları,Aile Üyeleri ve Sevilen Yöneticilikler
Uygulanan ve Tabi Olunan Kurallar:TC Anayasası,TC Kanunları,Kutadgu Bilig
Tabi Olunan Devletler:Resmi ve Gönüllü Olarak Türkiye Cumhuriyeti,Gönüllü Olarak Kore Cumhuriyeti
Resmi Diller:Türkçe,Korece
Özel Günler:Yılın Her Günü
İhraç Ürünler:Bilgi,Doğal Enerji,Gülümseme,Sevgi,Saygı...
İthal Ürünler:Temel Gıda Malzemeleri,Su,Doğal Gaz,Elektrik,Ulaşım Araçları...
Para Birimi:Türk Lirası,Dolar
Ekonomik Kriz:Mevcut
Sağlık Durumu:İyi
Eğitim:Üniversite

İş Bu Bilgiler 24.07.2011 tarihinden sonraki verileri kapsar.Veriler yıllık olarak güncellenecektir.

                                                       BY  Ekonomi Bölümü

31 Temmuz 2011 Pazar

BY İÇ İŞLERİ BÖLÜMÜNDEN BİR AÇIKLAMA

Bireysel yöneticiliğimizin "aşk" ile ilgili görüşleri aşağıdaki gibidir:

                                     Aşka Dair



 Aşk, bir yağmur damlasının masum bir yaprağa düşmesi ile başlar. Yaprak üzerine düşen su damlasının vermiş olduğu serinlik ile mutlu olur. Ardından su damlası daha fazla yaprağa tutunamayacağını anlar ve yaprağın uç noktasından ansızın düşer gider. Su damlası ardında izini bırakır. Bu izle teselli olan yaprak, kara bulutların ülkesine egemen olmasına engel olamaz.


Aşk, bir çiçektir. Her çiçeğin beklediği gibi o da kelebeğinin konmasını bekler. Konan kelebeğin göçmesi ise uzun sürmez.


Aşk, kalbinizden ve zihninizden yola çıkarak beyaz bir sayfaya yerleşen kelimelerdir. Beyaz sayfanın bir süre sonra siyahlara büründüğünü görünce aşkın ne olduğunu anlarsınız.



 Aşk, nehirdir. En zarif akan suların toprağı okşayışı gibi ruhu okşar. Kıvrımları ile boğulan ey toprak, akarsu senin düşmanın!




Aşk, âşık olan insan sayısı kadar vardır. Bir kere âşık olan insan, aşkın parmak izine sahip olur ve bu izle yaşamına devam eder.


 Aşk, denizdir. Sonsuzluğa uzanır gibi önünüzde durur. Aşkın büyüsüne kapılıp sonsuzluğa gitmek istersiniz. Çıktığınız yolculukta farklı adalarda molalar verirsiniz. Yolunuza devam edersiniz ve sonunda başladığınız yere dönersiniz.


 Aşk, her insanın üzerinde fikir üretebileceği; ancak her insanın öğrenemeyeceği bir sırdır. Bu sırra erişen kişinin mutluluğu gök gürültülerinin kulaklarını sağır etmesiyle son bulur.



Aşk, dağdır. İhtişamı ile gözleri korkutur. İçinde sakladığı zenginliğinin sırrını zirveye çıkanlar bilir. O zirveden inenler görülmüş mü?


 Aşk, acizlerin talihsiz bir şekilde kucağına düştüğü bir meyhanedir. Burada bol bol sunulan içkilerle bir kuğu olursunuz ve kuğuların danslarına eşlik edersiniz. Tüylerinizin yolunduğunun farkına bile varmazsınız. İçkinin tesiri geçtikten sonra,  aşkın bugünkü yemeği olduğunuzu midede anlarsınız.



 Aşk,magmadır.Sahip olduğu dünyasının derinliklerinde sabırla yer edinir.Dünyasını ısıtır,yakar….



Aşk, güzel bir bayanın eski, ahşap çerçeveli bir aynanın önünde saçını taraması ile belirir. Bu yıkıcı güzellik karşısında aynanın aşkıdır beliren. Aynanın dili olsa söyleyeceği ilk şey: “Bu güzelliğe karşı daha fazla yaşamak istemiyorum” olurdu.





Aşk, havadır. İçinize soluduğunuz hava ülkenizden bir parçayı alır ve doğanın yeni eğlencesi olarak sunar etrafa. Hava, sizi maskara olduğunuzu bilmeden yaşatır. 
*
*
*
*
Aşk, keşkelerimizdir. Hatalarımız, pişmanlıklarımız karşısında kuracağımız her cümlenin 
 başında bulunur.


Aşk, kendi dünyamızı tanımamız ve kendimizi sevmemizdir. İşe, bu aşka inanmakla başlamak; aşk diyarına yolculuğumuzda içeceğimiz ilk iksir olmalıdır.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

TÜRKLER BUDİST OLURSA 3.BÖLÜM

TÜRKLER BUDİST OLURSA 

- BÖLÜM 3-





****


       Çigi Köpite seremonisi, Buda Türkleri için son derece önemli bir törendi. Çünkü, Kutsal Buda Antakyang’dan ayrılıktan sonra Şanling Urfan’a geçmiş ve orada Çigi Köpite yemiş, çok beğenmişti. Bu seremoniyi daha çok bayanlar devam ettirmekle beraber, evlilik törenlerinden önce kesinlikle yapılırdı. Çigi Köpite seremonisine  “şalvarono denilen kıyafetlerle katılım zorunluydu. Şalvarono,  siyah, kırmızı, mavi renklerde olur ve çiçek desenleriyle süslenirdi. Kültürel bir kadın giysisiydi. Düz hatlı, kolları bileklere doğru gidildikçe genişleyen şalvaronolar geniş bir kuşak ile belden bağlanırdı. Şalvaronosuz bu törenlere katılmak saygısızca bir davranış olacağı için asla kabul edilmezdi.


****

                                       *

     Köy Kahvesi, Antakyang’ın yerlilerinin uğrak yeriydi. Yerli halkın erkekleri burada buluşur, sohbet eder ve Buda hakkındaki kitapları okuyup değerlendirmelerde bulunurlardı. İki katlı bir binaydı. Bahçesine asma ağacıyla gölgelik yapılmıştı. Gölgeliğin tam ortasında küçük bir süs havuzu vardı. Masalar da havuzun kenarına sıralanmıştı.


    Mutluluktan uçarcasına içeri girmişti Battal Ga Ji. Öyle mutluydu ki üzerinden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Kahveye girip oturanları selamladıktan ve tebrikleri kabul ettikten sonra Burkang’ın olduğu masaya doğru ilerledi ve Burkang’ın karşısındaki sandalyeye oturdu. Kabadayı Burkang, pek sevilmeyen bir karakterdi. Antakyang’da acımasızlığını ve kötü niyetliliğini ailesinin saygınlığıyla örtmeyi başarmış ve kabul görmüştü. 


-Abi sonunda hallettik şu işi, Buda ne muradın varsa versin, dedi Battal.
-Senin de kardaş senin de, diyerek o pis gülüşüyle gülüyordu Burkang, eliyle sıvazladığı ince bıyıklarıyla…


-Abi, bu kız biraz eğitilmemişe benziyor, sorun çıkarmaz değil mi?


-Ne sorunu, aptalın tekidir o.


-Ne bileyim sanki evlenmek istemiyor gibi bir hali vardı.


-Bal gibi evlenecek… Kural kuraldır… Ayjini de bağladık mı tamamdır, dedi Burkang.


-Annem ile babam o işi çoktan ayarlamıştır, diye cevap verdi Battal.


      Bu konuşmaların ardından Battal Ga Ji evine doğru yol almıştı. Biraz dinlenmek ve günün yorgunluğunu atmak istiyordu.



*

     Ayjin Hanım, tapınak kızlarının sorumlusuydu. Özellikle Ra Bi’yi kendi kızı gibi büyütmüştü. Battal Ga Ji’nin evlerini ziyaret edecek olması ve tören hazırlıklarının başlatılması gerekliliği ile Ayjin Hanım’ın isteksizliği birleşince ,Ayjin Hanım daha bir agresif olmuştu. Bir yandan misafirleri ağırlamak için ev düzenini sağlamakla uğraşırken bir yandan da kızları Merhin ve Perhin’i teselli etmekle meşgul oluyordu.


-Kele kızlar…Üzmeyin kendinizi böle üzmeyin….Bırakın ne halleri varsa görsünler…Size daha iyileri layık.Battal da kimmiş pehh…


      Merhin ve Perhin annelerinin bu sözlerinin beyhude olduğunu ve kendilerini avutmak için söylediklerini bilerek ağlamalarına devam ediyordu.


-Bana bakın, daha fazla ağlaycısanız alırım ayağımın altına sizi, o zaman görürsünüz günüzü. Hadi kalkın da yardım edin. Battal’ın anasından babası gelici. Babanız da birazdan burada olur.Hadi sızlanmayı bırakın artık!


     Merhin ve Perhin gözyaşlarını ağır hareketlerle silip, oturdukları yataklarından kalktılar. Yatağın hemen altındaki terliklerini giydikten sonra mutsuz hareketlerle üstlerini değiştirmeye başladılar.
Kapı tokmağının vurulmasıyla Perhin, merdivenlerden inip kapıya yöneldi:


-Kim o? Bu öyle bir isteksizlikle söylenmişti ki gelen misafire “gidin” diyordu sanki.


Perhin kapıyı açıp, misafirleri içeri davet ettikten sonra, ellerindeki çiçekleri ve pirinç keki sepetini aldı.


-Ay ne zahmet ettiniz! Şeref verdiniz efendim, dedi Ayjin Hanım.


    Ayjin Hanım öyle güzel gülüyordu ki kırmızı ruja belenmiş dudakları birbirinden olabildiğince uzaklaşıyordu. Gözleri bir kısılıyor, bir açılıyordu. Konuklarını oturttuktan sonra misk kolonyasından sunmak için masaya yöneldi. Masanın üzerindeki kolonyayı alırken pirinç kekini* gören Ayjin Hanım “ Ahhh! Pirinç keki yemez miyim ben sizi” diye içinden geçiriyordu. Kolonyayı da uzattıktan sonra misafirleriyle derin bir sohbete daldılar. Sohbette daha çok kızlarını öven Ayjin Hanım, Battal’ın yanlış tercihine dem vuruyordu. Merhin ve Perhin odaya girilen kapının hemen yanında ruhlarını kaybetmişler gibi oturuyor ve sahte gülücükler saçıyorlardı etrafa. Kısa bir süre sonra da Baş Rahip gelmişti. Baş Rahib’in de gelmesiyle asıl mevzuyu açan Battal’ın annesi son derece zarif ve kibar bir hanım efendiydi. Zayıf,kısa boylu ,beyaz tenliydi.Yaşına rağmen yüzünde bir hayat çizgisi bile yoktu.Battal Ga ji’nin annesi Hva Va Hanım:


-Değerli Rahip Efendi. Sizin de bildiğiniz üzere bir geleneği ve dini gerekliliği gerçekleştirmek üzere buradayız. Yine bildiğiniz gibi, yalnızlık Buda’ya mahsus. Buda’nın emri, kutsal dervişlerinin kavli ile değerli kızınız Ra Bi’i değerli oğlumuz Battal’a istiyoruz.


Baş Rahip Hüsjang Efendi:


-Hiç düşünmeye bile gerek yok efendim. Battal alnının teriyle hak etmiştir zaten. Geleneklere uyulmalı. Kemer kime konduysa seremoni ona yapılmalı.


Ayjin Hanım, isteksiz ve sahte gülücükle:


-Yapılmalı ya yapılmalı.Bunları söylerken de Ayjin Hanım içinden “ Ahh….Ahhh Ra Bi! Ne işin vardı orda ?” diyordu.

-Madem karar verildi yarın Çigi Köpite seremonisini yaparız o zaman, dedi Hva Va Hanım.



*


     Ayjin Hanım ve kızları seremoniyi tapınağın kabul evinde düzenleme kararı almışlardı. Antakyang Tapınağı Hajibi tepesinin eteğine yapılmıştı. Geniş bir avlusu ve bu avludan dışarıya açılan büyük bir kapısı vardı. Bu kapıdan Asing Irmağı’na yönelen bir de patika yol vardı. Yerli halkın kullanımı için yapılmış olsa da, diğer şehirlerden gelen hacıların ibadetlerini yapmaları için de kullanılıyordu. Evlilik, ölüm merasimleri, doğum kutlamaları bu tapınakta yapılırdı. Bu nedenle bu tapınak yıl boyunca insansız kalmazdı. Tapınağın her köşesinde Buda heykelcikleri vardı. Tapınağın asıl kısmında yani ibadetlerin yapıldığı kısımda ise altından yapılmış bir buda heykeli vardı ki en büyüğü de buydu zaten. İnsanlar bu büyük heykelin önünde ibadetlerini yapıyor ve ruhlarını kötülüklerden arındırmak için dua ediyorlardı.


        Ayjin Hanım ve kızları şalvaronolarını giydikten sonra kabul evine gitmek üzere yola koyulmuşlardı. Ayjin Hanım yolda ilerlerken komşularına da seslenerek topluca gitmeyi uygun görmüştü.


―Keleee Fat Miinnn… Kız yosma, kalk kalana kalk kal huuu! Kızları Merhin Perhin’e dönerek:


―Ay bu da kalkmaz ki Buda bilir bütün gece ne yapmıştır. 


Merhin ve Perhin’nin annelerinin bu sözleriyle gülüşmeleri arasında Pencereden başını uzatan dedikoducu Fat Min:


—Geldim geldim Buda bin vere seğe, ne bu çazgırlık gelom gelomm ,dur.


     Fat Min’in de şalvaronosunu giyinmiş bir şekilde aşağıya inmesiyle düğün ahalisi tapınak yolunu tutmuştu. Bu sırada her kapıdan bir bayan daha çıkıyor ve köyün dar sokaklarındaki düğün ahalisinin sayısı giderek artıyordu. Her bayan şalvaronolu ve her bayanın  da elinde büyük taneli, kahverengi tespihler vardı. Tapınağa yaklaştıkça bayanlar daha çok rahibeliğe bürünüyor ve buna uygun davranmaya başlıyordu.


     Battal Ga ji’nin ailesi daha önceden tapınağa gelmiş ve hazırlıklara başlamıştı. Ayjin Hanım ve kafilesinin de gelmesiyle birlikte seremoni başlamıştı artık. Ayjin Hanım evin tam ortasına iri cüssesiyle oturdu. Ayaklarını ayırdı. Çigiköpite tepsisini iki ayağının ortasına yerleştirdi. Malzemeleri de almasıyla birlikte çigi köpiteyi dualar eşliğinde yapmaya başlamıştı. Bu sırada diğer bayanlar, aralarında konuşuyor, bu konuşmalarla birlikte gülüşüyorlardı. Ayjin Hanım bu durumdan rahatsızlık duyarak:


—Bana bakın tüm rahibeliğimi bırakır kalkar yolarım sizi. Gülüp oynaşacağınıza seremoni duası okuyun!


    Bayanlar, seremoni duasının kim tarafından okunması gerektiği konusunda konuşurlarken, Fat Min’in de önerisiyle Ra Bi’nin okumasına karar verilmişti.


     Ra Bi, olan bitenlere anlam veremiyordu. Bir gün öncesine kadar aklının ucundan bile geçmeyen evlilik fikrinin kendi yaşamına uyarlanmasına hiç anlam veremiyordu. Belki de o ana kadar istemediği tek şeydi bu olanlar. Ağlamaktan gözleri şişmişti  ve tüm gece uyumadığı için de halsizdi. Hiç tanımadığı biriyle kendi rızası olmadan evlenecek olması onun için ölümden daha beter bir durumdu. Buda’ya verdiği yemini de cabasıydı.


     Ra Bi seremoni için zorla giydirilmişti. Kollarından tutan Merhin ve Perhin’in zorlamalarıyla salona girmişti. Seremoni duasını okuması için eline bir kâğıt tutuşturuldu. Ra Bi, isteksiz bakışlarla ve ne olup bittiğini anlamak istemiyormuşçasına etrafa bakıyordu. Sesini çıkaramamanın öfkesini içine bastırmıştı. Ve bu ruh halinin getirdiği ses tonuyla kâğıtta yazılanları okumaya başladı:



Ey Buda, kutsal Buda!
Varlığın hep yanımızda,
Evlilik çağına geldik,
Evleneceğiz huzurunda…


     Ra Bi daha fazla devam edemeyeceğini düşündü. Öfkesini daha fazla bastıramadı. Bu öfke gözyaşlarıyla dışa vurulmuştu. Misafirler şaşırmış bir ifadeyle Ra Bi’ye bakıyordu. Ra Bi ,hüngür hüngür ağlayarak dışarı çıkmıştı. Beyaz şalvaronosu bu kara bahtı daha fazla saklayamamıştı. Ra Bİ’nin odayı terk etmesiyle kadınların arasındaki konuşmalar artmış ve Ra Bi’nin bu hareketinin yarattığı memnuniyetsizlik başta Ayjin olmak üzere herkesin yüzüne yansımıştı.

-Yok anam yok,bu devrin kızları çığrından çıkık….
-Sorma kardeş…Zamane kızlarının saçlarını eskisi gibi kesmek lazım…Suç bizde….
-Bunu da görmeyiktim… Buda’nın evinde olacak şey mi bu…

     Ayjin Hanım: “ Ben sana gösteririm Ra Bi, görürsün sen!” diyerek içinden söylenirken bir yandan çigi köpiteyi yapmaya devam ediyordu. İnce bulgur, et, isot ve diğer malzemelerin karıştırılıp yoğrulmasıyla yapılan çigi köpitenin herkese sunulmasıyla tören bitmişti. Baş Rahip Hüsjang Efendi seremoni konuşmasını yapmış ve evliliği herkese ilan etmişti. Ra Bi, Battal’ın resmi eşi olmuştu artık. Ra Bi etrafını saran kara bulutlarla ve bindiği kara baht gemisiyle kendisini bekleyen geleceğine doğru ilerliyordu gözyaşlarıyla…